1 Nisan 2010 Perşembe

Yunus Emre vakfı diye bir vakıf

Şeytan uzun zamandır ülkeme uğramıyormuş? Neden mi? Çünkü onun işlerini fazlası ile gören çok çırağı var bu topraklarda ..Yazıyı okuyunca anlayacaksınız, ben okuyunca Şeytanın aklına gelmez diye düşündüm....D.Uyar

01 Nisan 2010 Perşembe 14:20


Müyesser YILDIZ(Avaztürk sitesinden alıntıdır)

Bu organizasyona, “F tipi diplomasinin kamulaştırılması” veya “Yurtdışındaki F tipi bazı faaliyetlerin devlet eliyle yürütülmesi” de denebilir. Artık ayrı, gayrı kalmadığına göre, bunlar normal sayılabilir, hatta cemaatler veya bir takım STÖ’ler yerine, bu tür tanıtım faaliyetlerinin, bizatihi devlet kontrolünde yürütülmesinin daha doğru ve sağlıklı olacağı söylenebilir. Ancak bu işler için mesela Ankara’daki tarihi Tekel binasının 49 yıllığına bir vakfa verilmesi ya da yurtdışındaki bina ve arazilerimizin kullanımının bedelsiz şekilde yine aynı vakfa devredilmesi acaba normal karşılanabilir mi?
Dosyamızın adı “Yunus Emre Vakfı”.
Nasıl kuruldu, yönetiminde kimler var, hangi haklara sahip kılındı? Hukuki statüsünden başlayarak anlatalım.
TBMM’de, 5 Mayıs 2007 Cumartesi günü tüm partilerin desteğiyle, 5653 sayılı “Yunus Emre Vakfı Kanunu” çıkartıldı. 18 Mayıs’ta Resmi Gazete’de yayınlanarak, yürürlüğe giren bu kanunda, merkezi Ankara’da olacak Vakıf’ın kuruluş amaçları şöyle anlatıldı:
“Türkiye’yi, kültürel mirasını, Türk dilini, kültürünü ve sanatını tanıtmak, Türkiye'nin diğer ülkeler ile dostluğunu geliştirmek, kültürel alışverişini artırmak, bununla ilgili yurt içi ve yurt dışındaki bilgi ve belgeleri dünyanın istifadesine sunmak, Türk dili, kültürü ve sanatı alanlarında eğitim almak isteyenlere yurt dışında hizmet vermek, Türkiye’de Yunus Emre Araştırma Enstitüsü ve yurt dışında Yunus Emre Türk Kültür Merkezleri açmak…”
Devlet destekli, yarı resmi bu vakfın gelirlerine de bakalım; Kanun’da şöyle denildi:
Gelirleri: Vakfın yapacağı hizmetler karşılığında alınacak ücretler. Genel Bütçeden ve ilgili kamu kurum ve kuruluşlarınca aktarılacak miktarlar. Her türlü yardım ve bağışlar. Vakfa ait taşınmazların gelirleri. Enstitü ve iktisadî işletmelerden elde edilecek gelirler. Diğer gelirler. Vakıf, amaçlarını gerçekleştirmek ve yurt dışındaki Kültür Merkezlerinin işleyişini sağlamak için enstitü, iktisadî işletme veya sermaye şirketi kurabilir.
Vakfın yine kanunda sayılan muafiyetlerine gelince; “Kurumlar Vergisinden, yapılacak bağış ve yardımlar sebebiyle Veraset ve İntikal Vergisinden, sahip oldukları taşınır ve taşınmaz mallar ile yapacakları tüm muameleleri her türlü vergi, resim ve harçtan, Vakıflar Genel Müdürlüğünce vakıflardan tahsil edilen teftiş ve denetleme masraflarına katılma paylarından” muaf olduğu gibi, “Bakanlar Kurulunca vergi muafiyeti tanınan vakıflara, diğer kanunlarla tanınan vergi, resim ve harç istisnalarından yararlanması”, ayrıca “Vakfa ve Enstitüye yapılacak bağış ve yardımların Gelir ve Kurumlar Vergisi matrahından indirilebilmesi” öngörüldü.
Asıl dikkat çekmek istediğimiz düzenleme ise şu; Kanunun, “Çeşitli ve Son Hükümler” başlıklı 4. bölümünde, kanun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 1 ay içinde Vakfın kuruluş işlemelerinde kullanılmak üzere Tanıtma Fonu’ndan 1 milyon YTL aktarılacağı belirtildi, Geçici 2. maddeyle de şöyle bir karar alındı:

“Vakfın kurulmasından sonra, Vakıf tarafından Kültür Merkezlerinin kurulduğu yerlerde kamu kurum ve kuruluşlarına ait olup, bu Kanunun amaçlarına uygun faaliyet gösteren birimler, araç ve gereçleri, alacak ve borçları ile birlikte bu ülkede faaliyet göstermek üzere Vakıf tarafından kurulan Kültür Merkezlerine devredilir. Devredilen birimlere ait taşınmazlar ise Vakıf tarafından kurulan Kültür Merkezlerinin bedelsiz kullanımına bırakılır… Bu birimlerde sözleşmeli veya işçi olarak çalışan personelin tüm yasal hakları ödenmek suretiyle sözleşmeleri sona erdirilir.”

Özetlersek, devlete ait olan yurtdışındaki sadece araç, gereç değil, bina ve arazilerin de bu vakfa bağlı kültür merkezlerine bedelsiz bir şekilde devredilmesi öngörüldü.

Kuruculara Bak, Hizaya Gel

İsmiyle “müsemma”, faaliyet alanları son derece “ulvi” bu Vakfın, kurucularının da önemli şahsiyetler olması gerekir değil mi? Zaten öyle. Önce Kurucu Mütevelli Heyet üyelerine bakalım:
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül (Onursal Başkan), eski Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç, eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, eski Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, TOBB Başkanı M. Rifat Hisarcıklıoğlu.

Mütevelli Heyet de şu isimlerden oluşuyor:

Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu (Başkan), Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, Maliye Bakanı Mehmet Şişmek, TOBB Başkanı M. Rifat Hisarcıklıoğlu, Prof. Dr. Bekir Deniz (Üniversitelerarası Kurul Üyesi, Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı), Prof. Dr. Kıymet Giray (Üniversitelerarası Kurul Üyesi, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi), Prof. Dr. Mehmet Kara (İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi), Prof. Dr. Coşkun Çakır (İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi), Rasim Özdenören (Gazeteci-Yazar), Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan.Vakfın Yönetim Kurulu’nda ise 6’sı üst düzey bürokrat, ikisi öğretim üyesi önemli isimler var. O bürokratlar şunlar: Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı İsmet Yılmaz, Başbakanlık Müsteşar yardımcısı Dr. Hakan Fidan, TİKA Başkanı Musa Kulaklıkaya, Dışişleri Bakanlığı Yurt Dışı Tanıtım ve Kültür İşleri Genel Müdürü Deniz Özmen, Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürü Doç. Dr. Ayşenur İslam, MEB Dış İlişkiler Genel Müdürü Prof. Dr. İbrahim Özdemir.

Denetleme Kurulu ile Danışma Kurulu üyelerinin listesi de bir hayli uzun. Yine hepsi çok tanınmış isimler. Ama “Seçilmiş Danışma Kurulu Üyelerinden” birisinin ismini belirtmemiz gerekiyor; Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri ve YÖK Üyesi Prof. Dr. Mustafa İsen.
Bu bölümü de şöyle bir tespit ve soruyla bitirelim. Vakfın kuruluş amaçları arasında sayılan işlerin tümü zaten devlet kurumlarının görevleri arasında ve iyi-kötü yürütülüyor. Vakfın etkili ve yetkili isimlerinin tamamına yakını da devlet yöneticileri, yani bir anlamda, “devlet vakıfta toplanıyor”. Ancak ilginçtir, bu vakıf resmi bir kamu vakfı değil, tamamen STÖ niteliğinde. Sorumuz şu; Acaba ne olacak da devlet çatısı altında yürütülemeyen veya başarı gösterilemeyen faaliyetler, aynı isimlerle bir vakıf çatısı altında gerçekleştirilecek? Ya da devlet bu işleri lâyıkıyla yapıyorsa, o vakfa neden ihtiyaç duyuldu?

Gül ve Davutoğlu’nun Büyük Himayesi

Cumhurbaşkanı Gül’ün vakfın Onursal Başkanı, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Mütevelli Heyet Başkanı olduğunu belirttik. Doğal olarak vakıf, bu iki isimden büyük himaye görüyor. Gül, kuruluşundan sadece 15 gün sonra Vakıf yönetimini Çankaya Köşkü’nde ağırladı. Davutoğlu da Vakfın yurtdışında kurduğu tüm kültür merkezlerinin açılışında bulunmaya özen gösteriyor veya açılışlar Davutoğlu’nun gezi programına göre ayarlanıyor. Davutoğlu, mesela son olarak Makedonya ziyaretinde, Üsküp Yunus Emre Kültür Merkezini açtı.
Yunus Emre Vakfı’na sponsorluk desteği veren kuruluş ve kişiler de dikkat çekici; TOBB, Kültür ve Turizm Bakanlığı, THY ile cemaate yakın işadamları.

Gerçek Yönetici Fatih Üniversiteli

Vakfın Yönetim Kurulu Başkanı Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı İsmet Yılmaz. Ancak işleri asıl yürüten kişi Yunus Emre Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan. Prof. Bilkan, cemaat tarafından kurulan Fatih Üniversitesi’nden, TOBB’a transfer edilen bir isim. Gül ve Davutoğlu’na da çok çok yakın.
Öyle ki, özel bir toplantıda, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’ten para istediğinde, Şimşek’in, “Ben sabah yabancılardan para istiyorum, akşam sen benden alıyorsun” dediğini, bir tıkanıklık veya engelle karşılaştıklarında Davutoğlu’nun hemen hallettiğini gururla anlattı.
Prof. Bilkan hakkında daha iyi fikir sahibi olabilmek için geçenlerde gazetelere yaptığı bir açıklamayı da aktaralım. Türkiye ile Ermenistan arasındaki protokollerin hayata geçmesi durumunda Ermenistan’da da Yunus Emre Türk Kültür Merkezi açmak istediklerini belirten Prof. Bilkan, “Ben, Ermenistan’da izin versinler, bugün gider açarım. Protokolü filan da beklemem” dedi. Bilkan, “Dış politikada sürekli bir dost-düşman tanımlaması yapılamayacağını ve Türkiye’nin Ermenistan ile rahatlıkla ilişki kurabileceğini” de savundu.

Bilkan’ın o özel toplantıdaki açıklamalarından çıkan son derece dikkat çekici bir sonuç daha var; Ne tesadüf, Yunus Emre Vakfı teşkilâtlanmasında, Fethullah Gülen cemaatinin faaliyet gösterip, önem ve özen gösterdiği ülke ve bölgelere ağırlık veriliyor.

Sorumuz şu; Acaba cemaatin faaliyetlerine “rakip” mi olunacak, yoksa “işbirliği” yapılıp, cemaat faaliyetlerine resmiyet mi kazandırılacak?

Tekel Binası 49 Yıllığına Verildi

Gazeteci Necati Doğru, Tekel işçileri kışın soğuğunda açlık grevi yaparken, İstanbul’daki çok değerli iki Tekel binasının, iktidara yakın bazı vakıflara 49 yıllığına kiralandığını ortaya çıkarmıştı.
Meğer benzer bir tahsis Yunus Emre Vakfı’nın Ankara’daki merkezi için de yapılmış ve tarihi TEKEL binası 49 yıllığına bu Vakfa kiralanmış. Maalesef kira bedelini öğrenemedik.
Yurtdışındaki Arsalarımızın Tüyosu
Şu ana kadar anlattıklarımızın tümünü normal işlerden sayalım, ya şu “kıyağa” ne demeli? Evet kanunda, yurtdışındaki taşınmazlarımızın bile bu vakfa bedelsiz devri öngörülüyor, ama öyle bir “tüyo” veriliyor ki…
Malum devletimiz sadece içerde değil, yurtdışındaki mülklerinden de habersiz. Meğer ne kadar önemli yerlerde, ne değerli mülklerimiz varmış.
Yine Yunus Emre Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan’ın o özel toplantıdaki sohbetinden aktaralım:
“Maliye Bakanlığı eski Müsteşarı Hasan Basri Aktan emekli olmadan önce Türkiye’nin yurtdışında neyi var, neyi yok bir listeyle bize tüyosunu verdi. Bu sayede nerede, ne mülklerimiz olduğunu biliyoruz. Maliye Bakanı itiraz ederse, Dışişleri Bakanımız Davutoğlu’nu devreye sokup, alıyorum. Mesela Fransa’da Şanzelize’nin ortasında büyük bir arazimiz varmış. Büyükelçi, itiraz etti. Bakana söyledim ve aldım. Buraya bir Türk kahvesi yapacağız!..”
Öğrendiğimiz kadarıyla Vakıf, devletten bedelsiz alacağı bu mülklere sadece Türk Kültür Merkezleri yapmayacak, “Türk kahvesi” gibi sosyal tesisler de kuracak ve elbette bunların işletmesini birilerine verecek? Acaba o birileri kimler olacak, nasıl seçilecek, ne şartlarda verilecek?

Onların Vakfı, O’nun Koordinatörlüğü Var

Yunus Emre Vakfı’nın arkasındaki isimler Gül ve Davutoğlu, amaç ise tek kelimeyle “kamu diplomasisi” yapmak. Ancak galiba bu işin bir de siyasi rekabet boyutu var.
MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin bir grup toplantısında, Başbakan Erdoğan’ın bir genelgesiyle kurulan “Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü”ne dikkat çekip, “Bu birimin hangi maksatlara hizmet edeceği konusunda ciddi kuşkularımız var” dediği hatırlanacaktır. Bahçeli’nin şüphesi, “kamu diplomasisi” adı arkasına gizlenerek, bu birim aracılığıyla psikolojik harekât faaliyetlerinin yürütülmesiydi.
Resmi Gazete’de 30 Ocak 2010’da yayınlanan genelgeyle, Başbakanlık Başmüşavirliği’ne bağlı olarak kurulan bu Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü hakkında da kısaca bilgi verelim. Başkanlığına, Erdoğan’ın Dış Politika Danışmanı Prof. İbrahim Kalın getirildi. Kalın, SETA Vakfı’ndan, Başbakanlığa transfer edilen bir isim. “Ermeni açılımlarını” organize etmesiyle tanındı.
Koordinatörlüğün oluşturulmasına ilişkin genelgede, bu birimin ülkemizin maruz kaldığı itham ve sorunlara ilişkin çalışmalar yapacağı, ayrıca “Ülkemizin dış tanıtımına ilişkin olarak çeşitli kurumların yürüttüğü kamu diplomasisi faaliyetlerini koordine edeceği” bildirildi. Genelgede şu önemli madde de yer aldı:
“Tüm kamu kurum ve kuruluşları, sahip oldukları personel, mali kaynaklar, yurt dışı teşkilatları ve teknik ve bilimsel kapasiteleriyle Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü’nün faaliyetlerinin yürütülmesine yardımcı olacaktır.”

Gül ve Davutoğlu’nun “kamu diplomasisi”nin “Türkiye’yi tanıtım” bölümünü, bunun ötesinde yurtdışındaki tüm “araç, gereç ve kamu mallarını” Yunus Emre Vakfı’nda topladıktan sonra Erdoğan’ın, benzer faaliyetlerde bulunacak bir koordinatörlük oluşturması, dahası “tüm kamu kurum ve kuruluşların yurt içi-dışı birim ve mali kaynaklarıyla bu birime destek vermesini” istemesini acaba neye yormak gerekiyor? Bu örgütlenme ve savaşların ardındaki hesaplar nedir?

Deniz Fener’inde kişilerin bağışları söz konusu. Buradaki ise garip, gureba, yetim başta, 70 milyonun hakkı. Ne denli “ulvi” hizmette kullanılacak olsa da, ne kadar “hukuka” uydurulsa da, “Kimin malı, kime veriliyor?” diye sormamız gerekiyor. O yüzden kimse kusura bakmasın!..

Ve son bir soru; Vakıflar mı devletleştiriliyor, yoksa Devletimiz parça parça vakıflara mı devrediliyor?!..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder